KONU ANLATIMI / 8. Sınıf

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar

Türkiye Cumhuriyeti'nin hedefi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve onun üzerine çıkmaktı. Bu hedefe ulaşmak için sadece devletin yönetim şeklini, hukukunu veya eğitimini değiştirmek yeterli değildi. Toplumun günlük yaşamının, kılık kıyafetinin, kullandığı ölçü ve takvimlerin de modernleşmesi; yani çağdaş bir görünüme ve düzene kavuşması gerekiyordu.

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde toplumda büyük bir karmaşa hakimdi. İnsanlar inançlarına, mesleklerine veya bağlı oldukları tarikatlara göre farklı kıyafetler giyiyor, dünyadan farklı bir takvim ve saat kullanıyor, isim karışıklıkları nedeniyle resmi işlerde büyük sorunlar yaşıyorlardı. Toplumsal alanda yapılan inkılapların temel amacı; bu karmaşayı ortadan kaldırmak, çağdaş dünya (özellikle Batı) ile uyumu sağlamak, toplumda eşitliği yerleştirmek ve millî birliği güçlendirmekti.

1. Şapka Kanunu ve Kıyafette Değişiklik (25 Kasım 1925)

Kılık kıyafet, bir toplumun çağdaşlık seviyesini yansıtan en önemli görsel unsurlardan biridir. Osmanlı döneminde halk çok çeşitli, yerel ve bazen dinî anlamlar taşıyan kıyafetler giyiyordu (fes, sarık, cübbe vb.). Özellikle II. Mahmut döneminde devlet memurlarına zorunlu kılınan "fes", zamanla Osmanlılığın bir sembolü haline gelmişti. Ancak fes, çağdaş dünyada kabul gören bir başlık değildi ve toplumsal ayrılıkların (inanç, mezhep, zümre) kıyafet üzerinden yaşanmasına neden oluyordu.

Atatürk, Kastamonu gezisi sırasında (Ağustos 1925) elinde bir panama şapkasıyla halkın karşısına çıkarak kılık kıyafette yapılması gereken değişimi bizzat başlatmıştır. "Medeni ve uluslararası kıyafet, bizim için layık bir kıyafettir." diyerek çağdaş giyimi teşvik etmiştir. 25 Kasım 1925'te TBMM'de kabul edilen Şapka Kanunu ile fes ve benzeri başlıkların giyilmesi yasaklanmış, memurlara ve halka şapka giyme zorunluluğu getirilmiştir.

Daha sonra (1934'te) çıkarılan "Bazı Kisvelerin (Kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun" ile de din adamlarının (hangi dinden olursa olsun) ibadethaneler ve ayinler dışında dini kıyafetlerle (cübbe, sarık vb.) dolaşmaları yasaklanmıştır. Sadece Diyanet İşleri Başkanı, Fener Rum Patriği ve Hahambaşı gibi en üst düzey din temsilcilerine bu konuda istisna tanınmıştır. Bu uygulama Laiklik ve Halkçılık (ayrıcalıkların kaldırılması) ilkeleriyle doğrudan ilgilidir. Kadınların giyimi konusunda ise bir kanun çıkarılmamış, bu durum halkın doğal gelişimine ve zamanın akışına bırakılmıştır.

2. Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925)

Tarikatların faaliyet gösterdiği yerlere tekke, bunların daha küçüklerine ise zaviye denirdi. Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemlerinde bu kurumlar Anadolu'nun Türkleşmesine, İslamlaşmasına ve eğitimine büyük katkı sağlamıştı. Ancak zamanla bu kurumlar yozlaşmış, asıl amaçlarından uzaklaşarak dinin siyaset ve çıkar aracı olarak kullanıldığı, insanların dini duygularının sömürüldüğü ve bilime, yeniliğe karşı çıkılan gerici merkezler haline gelmişti. "Şeyh, derviş, dede, mürit" gibi unvanlar toplumda ayrımcılığa neden oluyordu.

Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır." diyerek bu konudaki kararlılığını göstermiştir. 30 Kasım 1925'te çıkarılan kanunla tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış; buralarda kullanılan şeyh, derviş, seyit, baba gibi unvanların kullanılması yasaklanmıştır.

Bu durum, akıl ve bilimin önündeki engellerin kaldırılması açısından Laiklik; toplumdaki ayrıcalık ifade eden unvanların kaldırılması ve eşitliğin sağlanması açısından Halkçılık ilkesiyle bütünleşir.

3. Uluslararası Takvim, Saat, Rakam ve Ölçü Birimlerinin Kabulü

Osmanlı Devleti, ekonomik ve sosyal hayatta Batılı devletlerden farklı sistemler kullanıyordu. Takvim olarak Hicri ve Rumi; saat olarak güneşin batışını günün başlangıcı sayan alaturka saat; ölçü birimi olarak arşın, endaze, okka, dirhem gibi bölgelere göre bile değişebilen karmaşık birimler kullanılıyordu. Rakamlar ise Doğu ve Arap kültüründen gelmeydi.

Bu farklılıklar, ticarette, resmi işlerde ve haberleşmede özellikle Avrupa devletleriyle olan ilişkilerde büyük karmaşaya ve sorunlara neden oluyordu. Çağdaş dünyayla, özellikle Batı ile entegre olmak (uyum sağlamak) ve ülke içinde birliği sağlamak amacıyla şu inkılaplar yapıldı:

  • 1926'da Hicri ve Rumi takvimler kaldırılarak uluslararası Miladi Takvim kabul edildi (1 Ocak 1926'dan itibaren uygulandı). Aynı dönemde "alaturka" (ezani) saat yerine, dünyanın kullandığı "alafranga" (24 saatlik) sisteme geçildi.
  • 1928'de uluslararası rakamlar kabul edildi.
  • 1931'de çıkarılan kanunla eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri kaldırılarak metrik sisteme (kilo, metre, litre) geçildi.
  • 1935'te hafta tatili Cuma gününden Pazar gününe alındı.

Bu yeniliklerin en önemli amacı çağdaş dünya ile uyum sağlamak, uluslararası ticari ve ekonomik ilişkileri kolaylaştırmak ve ülke genelinde uygulamalarda birlik sağlamaktır. (İnkılapçılık ilkesi ile doğrudan ilgilidir.)

4. Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)

Osmanlı döneminde insanların bir soyadı yoktu. Kişiler; lakaplarıyla, baba isimleriyle veya doğdukları yerlerle (örneğin; Topal Osman, Konyalı Ali, Hacı Ahmet'in oğlu Mehmet) anılıyordu. Bu durum, nüfus işlemlerinde, askerlik alımlarında, tapu ve miras işlerinde büyük karışıklıklara ve haksızlıklara neden oluyordu. Aynı ismi taşıyan kişilerin birbirine karıştırılması sıkça yaşanan bir sorundu. Ayrıca "ağa, paşa, hacı, hoca, hafız" gibi unvanlar kullanmak toplumda bazı kişilere ayrıcalık sağlıyor, eşitliği bozuyordu.

Resmi işlerdeki karmaşayı önlemek ve toplumsal eşitliği sağlamak amacıyla 21 Haziran 1934'te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Bu kanuna göre: - Her Türk vatandaşı kendisine Türkçe bir soyadı almak zorundaydı. - Alınacak soyadları ahlaka aykırı ve komik olmamalıydı. - Yabancı ırk ve millet isimleri, rütbe, ayrıcalık belirten unvanlar soyadı olarak kullanılamazdı.

Aynı dönemde çıkarılan başka bir kanunla ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, paşa gibi eski unvanların kullanımı resmen yasaklandı. TBMM, kanunun çıkmasının ardından 24 Kasım 1934'te Mustafa Kemal'e "ATATÜRK" soyadını vermiştir ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklanmıştır. Soyadı kanunu ve unvanların kaldırılması, kanun önünde eşitliği sağladığı için doğrudan Halkçılık ilkesinin bir gereğidir.

5. Türk Kadınına Verilen Haklar

Osmanlı'da kadının toplumsal ve siyasal hayatta yeri oldukça kısıtlıydı. Atatürk, toplumun yarısını oluşturan kadınların geride bırakıldığı bir milletin ilerleyemeyeceğine inanıyordu. Millî Mücadele'de cephede mermi taşıyan, vatanı savunan Türk kadını en büyük haklara layıktı.

Kadınların hak ettiği konuma gelmesi için sırasıyla şu adımlar atıldı: - 1924 Tevhid-i Tedrisat: Kadınlar erkeklerle eşit eğitim hakkına kavuştu. - 1926 Türk Medeni Kanunu: Kadınlar ekonomik ve hukuki (boşanma, miras, çalışma vb.) haklara sahip oldu. Ancak burada siyasi hak yoktur! - Siyasi Hakların Verilmesi (034 Kuralı - BMW): Türk kadınına siyasi haklar (seçme ve seçilme) aşama aşama verilmiştir. - 1930'da Belediye seçimlerine katılma hakkı, - 1933'te Muhtar seçme ve seçilme hakkı, - 1934'te Vekil (Milletvekili) seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. (Kodlama: BMW veya 0-3-4 kuralı).

1935 yılında yapılan genel seçimlerde 18 kadın milletvekili TBMM'ye girmiştir. Türk kadını, dünyadaki pek çok gelişmiş Avrupa ülkesinden (Fransa, İsviçre vb.) çok daha önce bu haklara kavuşmuştur. Bu gelişme ile Cumhuriyetçilik ve Halkçılık (eşitlik) ilkeleri pekişmiştir.

Editoryal bilgi8. Sınıf T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük · PDF sayfa 153–156
Sincap Eğitim Editör Ekibi tarafından incelendi · Son güncelleme: 27 Eylül 2026 · Yayın ilkelerimiz · Hata bildir

ÖĞRENDİKLERİNİ DENE

Bilgini bir adım ileri taşı.

Konuyu tamamladın. Açıklamalı sorularla ne öğrendiğini keşfet.

Konu Testi