Süleymaniye: Bir Mimarın, Bir Padişahın ve Bir İmparatorluğun Zirvesi
Mimari, bir milletin medeniyet seviyesini, inancını, sosyal yapısını ve estetik anlayışını taşa, toprağa, mermere kazıyan en kalıcı sanattır. Osmanlı İmparatorluğu'nun "Klasik Dönem" olarak adlandırılan ve her alanda zirveyi yaşadığı 16. yüzyılı, dünya tarihine silinmez bir damga vurmuştur. Bu damganın başaktörlerinden biri Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, diğeri ise taşa ruh üfleyen deha, Mimar Sinan'dır. İkisinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan şaheser ise İstanbul'un silüetini taçlandıran, mimari bir mucize olan Süleymaniye Külliyesi'dir.
Koca Sinan: Taşa Can Veren Deha
Süleymaniye'yi anlamak için önce onun yaratıcısı Mimar Sinan'ı (Koca Sinan) tanımak gerekir. Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğan Sinan, Yavuz Sultan Selim döneminde devşirme olarak İstanbul'a getirilmiş, Yeniçeri ocağında dülger (ahşap ustası) ve istihkâmcı (askeri mühendis) olarak yetişmiştir. Ordunun seferlerinde bataklıklar üzerine kurduğu köprüler, inşa ettiği gemiler ve fethedilen şehirlerdeki yapıları incelemesi onun vizyonunu genişletmiştir. 50 yaşına geldiğinde Mimarbaşı olan Sinan, yarım asırlık başmimarlığı döneminde imparatorluğun dört bir yanına yüzlerce eser bırakmıştır.
Mimar Sinan, kendi sanat hayatını üç büyük eseriyle özetler: * Çıraklık Eserim dediği: Şehzade Camii (İstanbul) * Kalfalık Eserim dediği: Süleymaniye Camii (İstanbul) * Ustalık Eserim dediği: Selimiye Camii (Edirne)
Süleymaniye: Sadece Bir Cami Değil, Koca Bir Şehir (Külliye)
Süleymaniye, yapımına 1550 yılında başlanan ve yedi yıl süren hummalı bir çalışma sonucunda 1557 yılında tamamlanan bir "külliye"dir. Külliye, merkezinde bir cami bulunan ve toplumun eğitim, sağlık, beslenme, ticaret gibi ihtiyaçlarını karşılayan yapılar topluluğudur. Süleymaniye Külliyesi; cami, dört farklı dereceli medrese (Evel, Sâni, Sâlis, Râbi), darüşşifa (hastane), tıp medresesi, imaret (aşevi), tabhane (misafirhane), hamam, sıbyan mektebi, kütüphane ve Mimar Sinan'ın, Kanuni Sultan Süleyman'ın ve Hürrem Sultan'ın türbelerini içine alan devasa bir sosyal yaşam alanıdır.
Bu yapı topluluğu, Osmanlı devlet anlayışının "insanı yaşat ki devlet yaşasın" ilkesinin taşa dönüşmüş halidir. İmarethane her gün binlerce yoksula ve yolcuya yemek dağıtırken, medreseler imparatorluğun en zeki gençlerini hukuk, fen, din bilimleri ve tıp alanında yetiştiriyordu.
Mimaride Gizlenen İnce Zeka ve Mühendislik Harikaları
Süleymaniye'yi "şaheser" yapan şey sadece büyüklüğü veya dış görünüşü değil, içinde barındırdığı inanılmaz mühendislik zekasıdır. Mimar Sinan, dönemin şartlarında bugün bile anlaşılması güç hesaplamalar yapmıştır.
İs Odası ve Doğal Havalandırma Sistemi: Camiyi aydınlatmak için kullanılan binlerce yağ kandili ve devasa mumlar yandığında doğal olarak yoğun bir is (duman) çıkıyordu. Sinan, bu isin caminin duvarlarını ve muhteşem hat (yazı) sanatlarını karartmasını engellemek için caminin kapısı üzerine küçük bir "is odası" inşa etti. Caminin içindeki hava akımını aerodinamik bir şekilde hesaplayarak, yanan kandillerden çıkan dumanın belirli deliklerden geçerek bu küçük odaya toplanmasını sağladı. Üstelik burada toplanan kaliteli isler atılmamış, dönemin hattatları (yazı ustaları) tarafından dünyaca ünlü ebrulu ve hatlı el yazması Kuran-ı Kerim'lerin yazılmasında "is mürekkebi" olarak kullanılmıştır.
Anadolu Küpleri ve Mükemmel Akustik: Mikrofon veya hoparlörün olmadığı o yıllarda, devasa kubbenin altındaki binlerce kişinin imamın sesini aynı netlikte duyabilmesi gerekiyordu. Sinan, kubbenin çevresine içi boş, ağzı dışarı dönük 64 adet Anadolu küpü (testi) yerleştirmiştir. Duvarlardaki boşluklar ve tuğla dizilimleri de sesi yansıtacak şekilde ayarlanmış, böylece kubbenin merkezinden çıkan ses dalgaları yankı yapmadan tüm camiye eşit olarak dağıtılmıştır.
Örümceklere Karşı Deve Kuşu Yumurtası: Böylesine büyük ve yüksek bir yapıyı temizlemek, özellikle kubbe ve yüksek köşelerdeki örümcek ağlarını almak oldukça zordur. Mimar Sinan bu sorunu doğal bir çözümle halletmiştir. Cami içerisindeki avizelere (kandillere) Afrika'dan getirtilen kurutulmuş "deve kuşu yumurtaları" astırmıştır. Bu yumurtaların yaydığı ve insanların alamadığı bir koku, böcekleri ve akrepleri camiden uzak tutmuş, böylece örümcek ağı oluşumu yüzyıllar boyunca engellenmiştir.
Depreme Meydan Okuyan Esnek Temel: İstanbul, tarih boyunca şiddetli depremlerle sarsılan bir şehirdir. Ancak Süleymaniye yüzlerce yıl geçmesine ve onlarca şiddetli deprem görmesine rağmen duvarında ufak bir çatlak bile oluşmamıştır. Bunun sırrı, yapının temelindedir. Sinan, temeli kazdırdıktan sonra yıllarca bekletmiş, toprağın sıkışmasını ve oturmasını sağlamıştır. Ayrıca temele ardıç ağaçlarından kazıklar çakmış, binanın rijit (sert ve kırılgan) değil, esnek olmasını sağlamıştır. Yapı, deprem dalgalarıyla birlikte esneyip sallanabilen ama yıkılmayan bir beşik gibi tasarlanmıştır.
Sanatın Her Dalının Zirvesi
Süleymaniye'nin içi, sade ama son derece görkemli bir estetiğe sahiptir. İznik çinilerindeki kırmızı renklerin parlaklığı, camın renklendirilmesiyle oluşturulan ve ışıkla dans eden vitray pencereler, Hasan Çelebi ve Ahmet Karahisari'nin yazdığı kusursuz hat sanatı yazıları, ahşap üzerine fildişi ve sedef kakma ustalarının işçiliği... Hepsi birbirini boğmadan, ahenk içinde bir araya gelmiştir.
Süleymaniye, sadece dört duvar ve bir kubbe değildir; İstanbul'un yedi tepesinden birine atılmış sarsılmaz bir imza, ilme, sanata ve insana verilen değerin anıtıdır. Mimar Sinan'ın yüzyıllar ötesinden bizlere bıraktığı bu görkemli mirası korumak, onu anlamak ve onun ruhunu hissetmek her Türk vatandaşının asli görevlerinden biridir.